“Çırağan Sarayı'ndaki nişan partim, benim peri masalım olmalıydı. Ben Elif Aydın, yakında İstanbul Borsası'nın altın çocuğu Can Arslan'ın karısı, yani Bayan Arslan olacaktım ve rüya gibi elbisemin içinde kendimi bir prenses gibi hissediyordum. Sonra, aşk dolu slayt gösterimiz için kurulmuş olan dev ekran titredi. Yıllar öncesinden, bir üniversite partisinde çekilmiş, sarhoşluktan kendimi tamamen kaybettiğim, rezil olduğum grenli bir video oynamaya başladı. Balo salonunda toplu bir nefes kesilmesi yaşandı. Can'ın yüzü önce bembeyaz oldu, sonra öfkeden kıpkırmızı kesildi. Mikrofonu kaptığı gibi, "Bu nişan BİTTİ!" diye kükredi. Parmağımdaki pırlanta yüzüğü hırsla çekip çıkardı ve nedimem Selin'in eline, vahşice parmağına geçirdi. "Selin, en azından sende biraz asalet var." Annemle babam hıçkırıklara boğulurken, davetliler arasında önce bir fısıltı, sonra kahkahalar dalgalandı. Uyuşmuş parmaklarımın arasındaki şampanya kadehiyle birlikte benim dünyam da paramparça oldu. Ben utanç içinde donakalmışken, ana kapılar ardına kadar açıldı. Şehrin fısıltıyla konuşulan gücü, Selin'in "vasisi" Miran "Kral" Karabey, gölgelerin arasından belirdi. Salona ölüm sessizliği çöktü. Videoyu durdurdu, bir mikrofon aldı ve yumuşak ama tüyler ürpertici sesiyle herkese gitmelerini emretti. Sadece annemle babam, Can, Selin ve ben kalmıştık. Sonra bana yaklaştı. "Sana bir sözleşme teklif edeceğim Elif. Bir evlilik. Benimle." Hakkında canavar olduğu söylentileri dolaşan bir adamla evlenmek mi? Benim yüzüğümle övünen Selin'i işaret etti. Kariyerim, geleceğim, itibarım... hepsi yok olmuştu. Çaresizlik beni yuttu. Başka ne seçeneğim vardı ki? "Evet," diye fısıldadım.”