“Kocam Kaan Karamanoğlu'nun ölmüş olması gerekiyordu, şirket savaşlarının bir kurbanı. Ama zafer haberleri yankılanırken, tüyler ürperten bir anı su yüzüne çıktı: O ölmemişti. O bir yalancıydı, bir manipülatördü ve ikizi Hakan'ın kılığına girerek geri dönmüştü. Onun zalimce ihanetini -halka açık bir şekilde üvey kız kardeşim Selin'e taparcasına davranırken benim mahvımı nasıl planladığını- hatırladığım anda, annesi İnci Hanım kaderimi açıkladı: beş yıllık derin bir yas, sosyal tecrit ve yeniden evlenme yasağı. Bu, ilk hayatımdaki tuzağın aynısıydı. Ona karşı çıktığımda, yas tutan kardeş rolünü oynayan Kaan ve gözyaşları içinde perişan bir halde görünen Selin, beni aklını kaçırmış gibi göstermeye çalıştılar. Sonra, 'Hakan' Selin'in boynuna pırlanta bir kolye taktı - benim çizdiğim bir tasarım, onların ortak aldatmacasının acımasız bir sembolü. Asıl dehşet sadece Kaan'ın canavarca sahtekarlığı değil, Selin'in tüyler ürperten itirafıydı: her şeyi biliyordu. Kendi üvey kız kardeşim, beni bu yaldızlı umutsuzluk kafesine hapsetmekte suç ortağıydı. Her şeyimden arındırılmış, toplum önünde rezil edilmiş, onların yalanlarından örülmüş bir denizde sürükleniyordum. Ama tekrar kurban olmayı reddettim. Tam bir rezaletle yüzleştiğimde, haykırdım: "Burada bugün benimle evlenmeye razı olan bir adam var mı?" Yalvarışım sessizlikle karşılandı. Sonra, gölgelerin arasından sakin bir ses duyuldu: "Ben razıyım." Arda Keskin. Beklenmedik kurtuluşum mu, yoksa Karamanoğlu oyununda bir başka piyon mu? Bu sefer kaderimi geri alacaktım.”