“Hayatım, İstanbul'un göbeğindeki bir gökdelenin tepesinde, borsa kralı Efe Hanzade'nin hem üst düzey yönetici asistanı hem de gizli sevgilisi olarak yaşadığım şatafatlı bir yalandı. Her şeyimi o karşılıyordu, hatta ailemin geçmişteki sağlık borçlarını bile ödemiş, beni adını koymadığımız bir bağımlılık anlaşmasıyla kendine bağlamıştı. Sonra o e-posta geldi: "İş Akdinin Feshi. Derhal geçerli olmak üzere." Saatler içinde, Efe'nin "beyaz ay ışığı", o ulaşılmaz aşkı Ceyda Dervişoğlu New York'tan özel jetiyle İstanbul'a indi ve ben bir anda gözden çıkarılabilir oldum. Efe, Ceyda'yı el üstünde tutarak herkese gösteriyor, yeniden alevlenen aşkları magazin sayfalarını süslüyordu. Ben ise kahredici stresin tetiklediği kronik otoimmün rahatsızlığımın pençesinde günden güne eriyordum. Ceyda'nın öfkeli arkadaşı beni itip beyin sarsıntısı geçirmeme neden olduğunda, Efe'nin tek derdi Ceyda'nın tertemiz imajıydı. Polise yalan söylememi istedi, buz gibi bakışlarıyla beni "uslu durmam" için uyardı. Altın kafesim bir işkence odasına dönüşmüştü. Nasıl olur da sevdiğim adam, bir zamanlar ailemi kurtaran o adam, bu kadar pervasız bir gaddarlık sergileyebilirdi? Benim tüm varlığım sadece geri ödenmesi gereken bir borç muydu? Bedenim ve ruhum, onun canı istediğinde bir kenara atabileceği bir eşya mıydı? Acı dayanılmazdı, beni yiyip bitiriyordu. Ama asıl kırılma noktası, kulağıma fısıldadığı o cümleyle geldi: "Şartları ancak ölüm değiştirir." Beni sonsuza dek tuzağa düşürdüğünü sanıyordu. Gerçekten özgür olmak için ölmeye hazır olduğumu bilmiyordu.”