“Kız kardeşimle birlikte, ıssız bir yolda mahsur kalmıştık. Sekiz aylık hamileydim ve lastiğimiz patlamıştı. Tam o sırada bir kamyonun farları bizi ışığına hapsetti. Kamyon bizden kaçmak için manevra yapmıyordu. Bizi hedef alıyordu. Çarpışma, tam bir yıkım senfonisiydi. Hamile karnımı yırtan korkunç bir acıyla, kan ve korkuyla boğulan bir sesle kocam Kaan'ı aradım. "Kaan... kaza... bebek... bebekte bir sorun var." Ama sesinde panik yoktu. Arka planda üvey kız kardeşi Fulya'nın baş ağrısından sızlandığını duydum. Sonra Kaan'ın buz gibi sesi geldi. "Bu kadar drama yapmayı kes. Muhtemelen sadece kaldırıma çarptın. Fulya'nın bana ihtiyacı var." Telefonu kapattı. Beni değil, onu seçmişti. Baldızını değil, onu. Kendi doğmamış çocuğunu bile hiçe sayıp onu seçmişti. Hastanede gözlerimi açtığımda iki gerçekle yüzleştim. Dünyaca ünlü bir piyanist olan kız kardeşim, bir daha asla piyano çalamayacaktı. Ve sekiz aydır taşıdığım oğlumuz... artık yoktu. Onların mükemmel hayatlarındaki küçük birer pürüz olduğumuzu sanıyorlardı. Ama yanılıyorlardı. Biz onların kıyameti olacaktık.”