“Dört yaşındaki oğlum Can'ı bir vur-kaç kazasında kaybettim. Onu toprağa verdiğimiz gün, kazayı yapan kadın, Selin Koray, mezarının başında belirdi. Gülümsedi, Can'ın en sevdiği oyuncağı açık tabutuna attı ve ona "sakar şey" dedi. Kocam, şehrin adalet timsali Başsavcı Demir Arslan, yanımda sessizce duruyordu. Ben, ödüllü bir araştırmacı gazeteci olarak, adaleti bulacağımı biliyordum. Elimde kanıtlar, tanıklar ve Sedat Simavi ödüllü bir kariyer vardı. Ama Selin Koray farklıydı. Güçlü babasına borçlu olan hakim, tüm delilleri reddetti. Selin serbest kaldı. Sonra mübaşir benim adımı okudu. "Eda Yalçın, tutuklusunuz." Kendi kocam, Can'ın babası, beni ağır ihmalden yargıladı. Acımı, gerçeği bulmak için çırpınışımı, paranoyak bir takıntıya dönüştürdü. En yakın arkadaşım Ceren, aleyhimde tanıklık yaptı, dengesiz olduğumu iddia etti. Jüri beni suçlu buldu. Yüksek güvenlikli bir cezaevinde üç yıl. Yas tutan bir anne olduğum için. Oğlumu kaybettiğim için. Cezaevinde bir çocuğumu daha kaybettim, bu sırrı derine gömdüm. Neden? Bunu neden yaptı? Bana neden ihanet etti? Serbest kaldığım gün, onu Can'ın mezarında buldum. Yanında Selin ve oğulları vardı. "Babacığım, şimdi dondurma yemeye gidebilir miyiz?" Selin mırıldandı, "Önce abine bir merhaba demeliyiz." Dünyam başıma yıkıldı. Bana sadece komplo kurmamıştı; yerimi doldurmuştu. Oğlumuzun yerini doldurmuştu.”