“Kocam, sektörde tanınan bir altın avukattı. Ancak, dava dosyaları dışında hiçbir şeyi aklında tutamıyordu. Doğum günümü asla hatırlamadı. Evlilik yıldönümümüz de hafızasında bir yer bulamadı. Her gece yatak odamızın önünde durur, nazik fakat uzak bir sesle sorardı: "Bu oda mıydı?" Hatta ismimi, yüzümü bile tanımıyordu... Beni "hatırlaması" için duvara düğün fotoğrafımızı astım. Altına "Yıldönümümüz: 20 Mayıs" notunu iliştirdim. Yatak odasının kapısına "Burası Yatak Odamız" yazılı bir plaka koydum. Evdeki neredeyse her eşyanın üzerine, ne işe yaradığını ve bize ne ifade ettiğini anlatan küçük notlar yapıştırdım. Bunun yoğun iş temposunun bir sonucu olduğunu düşünmüş, hiç şikayet etmemiştim. Ta ki o güne kadar, zincirleme bir trafik kazasında ben ve onun çocukluk arkadaşı aynı anda acil servise kaldırıldık. Deliler gibi onun yatağına koştu. Net ve telaşlı bir sesle haykırdı: "Taşikardisi var! Geçen ay grip oldu, ateş yoktu ama..." Hemşire onu tutup sordu: "Beyefendi, eşiniz de kritik durumda. Herhangi bir hastalık öyküsü veya alerjisi var mı?" O, başını çevirip kanlar içindeki bana baktı. Şaşkın bir ifadeyle başını iki yana salladı: "Bilmiyorum." İşte o an anladım: Onun hafızası zayıf değildi. Aksine, olağanüstü derecede keskin bir hafızası vardı. Sadece, o kusursuz ve değerli hafızasının tamamını başka bir kadına adamıştı. Benimle ilgili her şey ise, zihninde hiçbir zaman yer bulmamıştı. Bu, sevgi ve ihanet arasındaki en acımasız mücadeleydi. Bu, yüreği paramparça eden bir kendini arayış hikâyesiydi. Ama nihayet onu bırakmaya karar verdiğimde, paniğe kapılan o oldu...”