“Dört yıl boyunca Şikago'nun en çok korkulan adamı Yavuz Karataş'ın altın kafesteki sessiz eşiydim. Nihayet hayatımın en önemli gecesi, kendi sanat sergimin açılışı gelip çatmıştı. Kocam, "Dünyalar yıkılsa kaçırmam" diye söz vermesine rağmen o gece yanımda değildi. Onun yerine akşam haberlerindeydi; acımasız kadın ortağı Banu'yu sağanak yağmurdan koruyor, sırf onun için bin dolarlık takım elbisesinin sırılsıklam olmasına izin veriyordu. Galerideki herkesin acıyan bakışları ve fısıltıları arasında en büyük zaferim aleni bir aşağılanmaya dönüştü. Ardından telefonuma o buz gibi mesaj düştü. "Bir aksilik çıktı. Banu'nun bana ihtiyacı vardı. Anlarsın ya. İş." O an anladım, onun için bir eş değil, duvara asılacak güzel bir nesne, imparatorluğunun gölgesinde unutulmuş bir eşyadan ibarettim. Dört yılımı ona adayıp ruhumu tuvallere dökerken, o beni hiçbir zaman gerçekten görmemişti. Sadece ihmal etmemiş, beni tamamen silmişti. Neden hep fedakarlık yapan, sessizce bekleyen ben olmak zorundaydım? O gece kalbim kırılmadı, koca bir buz kütlesine dönüştü. Ertesi sabah ofisine girdim ve eline galeriyle ilgili olduğunu söylediğim bir deste sözleşme tutuşturdum. Kibrinden kör olmuş bir halde, okumaya bile tenezzül etmeden işaretlediğim yeri imzaladı. Hemen altına sıkıştırdığım sayfanın boşanma kararımız olduğundan haberi yoktu. Çantamdaki pozitif gebelik testini sıkıca kavrayarak, arkamda hiçbir iz bırakmadan İsviçre'ye giden tek yön bir uçağa bindim.”