“Ben Güngörenli, keman öğrencisi Aslı Karahan'dım. Efsanevi bir imparatorluğun varisi olan Aras Kozanoğlu hayatıma girdiğinde, sadece çırpınan bir öğrenciydim. Hayatıma bir kurtarıcı gibi girdi. Ölümcül hastalığı olan kardeşim Can'ın dağ gibi biriken hastane borçlarını temizledi ve bize eşi benzeri görülmemiş bir rahatlık sundu. Ona sırılsıklam âşık oldum. Kusursuz bir peri masalı gibi görünen bu hikâyede kurtarıcımı, gerçek aşkımı bulduğuma ikna olmuştum. Ama lüks hayatımız kısa sürede bir kâbusa dönüştü. Aras'ın sevgisi, tüyler ürpertici bir takıntıya ve mutlak bir kontrole dönüştü. Serra Mertoğlu'yla herkesin gözü önünde bir ilişki yaşamaya başladı. Onu gözümün önünde gezdiriyor, bana acı dolu psikolojik işkenceler ve bedenimde ve ruhumda silinmez izler bırakan acımasız 'dersler' verirken sessizce itaat etmemi talep ediyordu. Zalimliği, Can'ın pamuk ipliğine bağlı hayatını bir silaha çevirdiğinde zirveye ulaştı. Kardeşimin tıbbi ihtiyaçlarını bana karşı en büyük kozu olarak kullandı. Yeni takıntısını sorgulamaya cüret ettiğimde, son ve iğrenç bir intikam eylemiyle, Aras kasten Can'ın solunum cihazının fişini çekti. Benim tatlı, cesur kardeşim, o altın kafese girmemin tek nedeni, bize her şeyi vaat eden adam yüzünden tek başına öldü. Sevdiğim adam, prensim, tek ailemi katleden bir canavara dönüşmüştü. Onun kötülüğünün buz gibi derinliklerini nasıl görememiştim? Bu kadar büyük bir aşk, nasıl bu kadar büyük bir yıkım potansiyelini gizleyebilirdi? Kederden kahrolmuş ama çelik gibi bir iradeyle, Aslı Karahan'ı titizlikle yok ettim, kardeşimin küllerini toprağa verdim ve kendi yıkıntılarımdan Elara Soykan olarak yeniden doğdum. Kaçışım sadece bir firar değil, ateşli bir yeniden doğuştu. Kozanoğullarının zehirli mirasından tamamen kopmuş, gerçek özgürlük için umutsuz bir arayıştı.”